1. Emek - lemek:
Doğumum güneşin Ağrı Dağı’ndan doğumu kadar sancılı oldu. Ebemin kanlı ellerinde –dağların berekete gebe bacak araları olan vadilerden kan kırmızısı bir sabaha yükselen güneş gibi– ağladım. Ahbın ayıydı nitekim hâlâ burnumda hissederim o zamandan kalma taze tezek kokusunu.
Göbeğim bozulan kanla düştü. Anneme âşık oldum henüz beşikteyken. Tüm aşklarım gibi bu da kısa sürdü.
Gözlerinizin etrafında tanrı çizgisi siyah çerçeve
Bakışlarınız geçtiğiniz yerlerde kahverengi mozaik
Söyleyemediklerimin ağırlığıyla dönerken eve
Issız yollarda hep siz… siz gelirsiniz aklıma, ilk…
İlk siz gelirsiniz aklıma, sonra yine siz, siz yine
Ay koynuma girer sessizce, geceler günah çukuru
Hayali gözlerinizde dalarken, tek kişilik ayine
Kalbimdir, göğsümün ortasındaki buzul yumru…
İçi dolar birden çerçevenin, yalnız resim “biz”lenir
Gözlerimiz dost nicedir, kirpiklerimiz kuru kalabalık
beni bağla
ağustos ortasında
yuvasız karınca olmadığıma
ölecekmişim gibi bakma
yazarken aldırmıyorum hala
elimden sızan kana
seni bağla
betonarme bir aşkın
tuzlu sıvası olmadığına
bizi bağla
tüm bağlaçlarla
basarak gerçeğin yakıcı notasına
içini ferah tut dışını da
meleklerin geldiğini görebiliyorum. bütün gün pipetle nefes alıyorum yerin yedi kat altında. okyanusun dibindeyim. sadece geceleri çıkmama izin veriliyor. çıkıp sokaklarda dolaşıyorum. mutlu sokak çocuklarıyla konuşuyorum. mutsuz insanları sevmiyorum. sonra hep onu düşünüyorum. yanaklarımın üzerinde ellerini. mutluluk böyle bir şey mi diye soruyorum kendime gündüzleri. pipet ağzımdan düşüyor. nefes alamıyorum bir süre. yoğunlaşmalıyım. nasıl olsa gece yine çıkacağım sokaklara.
Başka türlü yaşanıyor belli ki senin İstanbul’unda.
Galata Kulesi kalemdir göğüs cebinde taşıdığın,
Marmara güzelliğini yansıtan ufarak bi ayna.
Akşamları koynuna giriyorsun büyük ihtimal,
Beyoğlu insanlarıyla yıkanmış şehir ışıklarının.
Öz çocuğusun bu şehrin, bu sersemletici sokakların.
Oysa tıklım tıkış otobüslerde geçiyor hayat benim İstanbul’umda,
İşe gidiyor ve eve dönüyorum, burnumda egzoz kokusu.
Koltukları yırtan çakı değil aslında, yarım yaşamışlık korkusu.