bir gün / Sedat Demirkaya
gün batmadan atlar baharı sırtlar
üç günlük ömrünün uykularını taşır eylüle
ne yağmurlar ıslatır beni ne rüzgâr savurur
istemem sarı yaprakların geniz yakan hüznünü
zaman akar avuçlarımdan
tüketir ayrılıkların ömrünü
bir gün / Sedat Demirkaya
gün batmadan atlar baharı sırtlar
üç günlük ömrünün uykularını taşır eylüle
ne yağmurlar ıslatır beni ne rüzgâr savurur
istemem sarı yaprakların geniz yakan hüznünü
zaman akar avuçlarımdan
tüketir ayrılıkların ömrünü
Arzu Çur:
Taze ekmek. İnceden mayalanma izlenimi. Kabarık minderler, temiz örtüler. Pufla yatak: Yünlü. Bol kabartılmış. Yazdan kabartılmış o. Yağmura kalmadan. Güneş içini ısıtmış. Elinde yaya benzeyen zanaatkârlık asası. Ustaya evde yapılmış limonata sunulmuş. Yanında bisküvi. Hafif bayat, yumuşamış, daha lezzetli. Ağzına dantel örtü geçirilmiş reçel kavanozunda saklanmış. Fabrika yapımı tadına ev kokusu sindirilmiş. Böylece. O bisküvilerin attarın boğazına gitmemiş kardeşleri, daha sonra üç kez daha yumuşar. Bir. Çaydanlığın tiz fısıltısıyla. İki. Yağmur tıpırdayışıyla. Üç. Çaya banılarak: üç kere yumuşama. Geçiş hali.
Yağmur. Dolu, kar, su buharı değil. Suyun su hali. Düz hali. Kendi halinde.
Bedenlerin başları pencereye taşıması içgüdü. Yağmurda. İki iş yaparım. Ondan kaçarım. Ona bakarım.
Ben ellerini düşlerken dingin bir deniz gibi
ellerimde
ve seyrederken
sis saçlarında sessiz bir ormanı
bugün de ağlayarak döndüm
gözlerinden
çünkü bir düşken
o yağmurlu haziran kadar seni gördüğüm ilk
ve gözlerin o dalgalı kıyı kadar masumken
şimdi bir yabancısın
utancım, kahrım ve firarım kadar
seni her görüşte boğazıma akan acı zehir
kollarında kaybolduğum bu şehir
ve ağustos böceklerinin ötüşüne inat
sessiz direnişin kadar
şimdi dönemecinde vazgeçmelerin
sensizliğin uçurum akşamlarında
şu asi yüreğime
galibi yok bu savaşın
yorgun kader
eski bir aldanışın kanattığı ellerim
yalın bir sükûnetle
çekilmeliyiz
ateşkes!
yağmurla
yağmalanmış toprak kadar
sancılı akmalıyız bulanık sulara
eskici sepetinde gözyaşı
ikindide ağır düşünce
olmalıyız
yürümeye devam et ve sevişmeye
zaptı zor isyan
rüzgârda üşümüş zarafet
hiç konuşulmamış sözlerinle
utangaç kırmızı
rengi kor yürek
evsiz bir uçurtma
süzülürdü
rüzgârsız gözlerine
saçların
bulutlu ellerime
dokunurdu
ağlardım
ay gibi ışıdıkça alnına
yakamoz
gül kokusu
sinerdi
geçtiğin yollara
bu kurak, güz kokan
mevsim utanırdı
söylendikçe adın
dokunduğun
isimsiz çocuklar
gülücüklere boğulurdu
solardı
senden habersiz
seni seven tutsak yürekler
çoğalırdı
sensizliği öğüten
gözyaşı
Senin en güzel olduğun yer gözlerimdi
Siyah beyaz film gibi tadına varamadan kopardın.
Sonra zifiri karanlık.
En masum olduğun yer düşlerim,
Bir annenin şefkatini taşırdı yüzün, ağlardın.
Sonra zamansız ayrılık.
Senin en tenha olduğun yer ellerimdi
Bir kelebeğin ürkekliğinde konar, kaçardın.
Sonra çocuksu tuhaflık.
Gecenin en sessiz matemini yaşıyordu
siyah giymiş kırılgan saçların,
Solgun yüzünde sevmelerin yasak olduğu ülkelerden
kaçırılmış birkaç resim,
Zayıf ellerinde eylül bakışlı kuşların terk ettiği
sevmek fiilinin birinci tekil
gözlerinin çoğul hali düştüğünde cümlelere
idam fermanımın yazıldığı bilinir
suskunluğumun daha da derinleştiği
öyle bir susuş ki bu
uzun soluklu yağmurlar sonrası
suskun fesleğenler ağlar
seni unuttuğunda bu sonbahar
dudakların titrek kanarya kanadı
gülüşün unutulmuş siyah beyaz fotoğraf
ben elinden oyuncağı alınmış beş yaşım
yürüyüşümde yenilginin izleri
dizlerimde son derman
içimde çiğiltili bir sonu özleyen
intikam
mümkün mü
yıldızları koynunda uyutan rüya